Kaçamak gibi aslında bu 5 gün
bana. Bakmayın “hastayım, aman yarabbi, ölüyorum” demelerime. Kafamı her an
dağıtmaya çalışmış o garip akışa alışmamak için bir kaçış bu. Bir nevi kısa
nadas dönemim. Niye ihtiyacın var diye soracak olursanız bu 5 güne, buna
verecek cevabım da “hastayım işte” den başka bir şey olamaz sanırım. Bulamam
gerçekçi tek bir neden. Ama ihtiyacım var işte. Hani oturursunuz ya önü açık
bir yerde bir gün, her an kırılmasından korktuğunuz bir bankın üzerinde, yanınızda huzur… Dersiniz “şimdi tam 1 ayımız
olsa senle şöyle, bomboş, hiçbir şey düşünmesek… Ya da sadece istediklerimizi
düşünsek” Gece orada, o bankın üzerinde yıldızları izlerken uyuyup kalmak da
isteyebilirsiniz tabi. Huzur terk eder sizi, siz de köpek sesleriyle başınız
önünüzde geri dönersiniz evinize. Bu boşluğu istersiniz, çünkü sorumluluk
duygusu ezer sizi. Altından kalkmak isteseniz kalkabilirsiniz aslında,
ezilmezsiniz yüklerin altında. Ama kalkmak istemezsiniz, hepsinin birden üst
üste gelmesine izin verip taşırsınız tüm yol boyunca onu orda. İşte o anlarda
istersiniz böyle bir boşluğu… Yükleri sırtınızdan atmak yerine, sırtınızda
taşımayı seçtiğiniz zamanlarda…
Evet, biliyorum. Elimde poşetler,
kafamda kasket, üzerimde eşofmanlar ve kulağımda mp3 çalarımla uyumlu olmayan
derinlikte şeyler bunlar; ama insanoğlu işte… Söyledikleriyle yaptıklarını,
yaşadıklarıyla yazdıklarını, durumuyla düşüncelerini, hayalleriyle gerçekleri
bir türlü oturtamıyor, örtüştüremiyor. Ya bir şeyleri taşırıyor geçmiş
yaralarından, ya da eksik kalıyor, tamamlayamıyor boşluklarını, sırıtıyor
öylece ruhunda yarım kalan her yer.
Şimdilik bana müsaade…
Gidip istemediğim şeyleri,
istediğim şeyleri yapmamak uğruna yapmam gerekiyor…
Tüm gün yorulmuştu dışarıda. Kendine gelmek bilmeyen bir havayla, sürekli birbirine sataşan ağaçlar arasından geçip evi bulmak kolay olmamıştı. Gönderilmesi gereken mektuplar vardı. İki tanesini yollamış, gerisini sonraya bırakmıştı. Hepsi birden fazla gelebilirdi. Birinin zarfının ağzını bilerek açık bıraktı. İçindekilerin çıkıp gitmesini umuyordu. Yazdıklarının... Hepsinin. Zaten garip garip bakmıştı yemyeşil saçlı bir adam, posta kutusuna atarken mektuplarını. Gözlerini kaçırmaya çalışmıştı iri yarı adam, o tarafa her baktığında. Ama o anlamıştı işte. Onu izliyorudu zaten kaç gündür. Bazen bir ağacın arkasındaydı, bazen de dünden kalma bir gazete sayfasının. Ne istediğini bilmiyordu. Büyük ihtimalle de öğrenemeyecekti hiçbir zaman. İşin ilginç yanı şuydu ki huzur vermeye başlamıştı o adam. Ortadan kaybolduğunu düşündüğü anlarda onu arar olmuştu... Gözleri bu garip adamın yansımasıyla buluşana kadar rahat edemiyordu...Her kaybettiğini düşündüğü anda tekrardan ortaya çıkıp karşılıksız bir güven yaratmıştı bu adam, onun içinde. Alışkanlıkları... Çok değişmişti bugünlerde. Normalin dışına çıkıp hiç tatmadığı yemekleri, hiç geçmediği yolları, hiç dinlemediği müzikleri dener olmuştu. Bir eksiklik vardı içinde. Yeni şeyler denemeye ihtiyacı vardı. Kendini bulmaya çalışıyordu; ama kaybettiğinden bile emin değildi. Girdi evinden içeri. Bir fotoğraf vardı sadece... Yerde. Öylece. Tüm yaşamı oydu işte. Tüm umutları. Tüm hayalleri.Tüm gerçekliği. Burayı "ev" yapan tek şey de bu fotoğraftı zaten. Tek bir fotoğraf...
Yürümeyi çok severdi Charles Doveman. Her zaman olabildiğine koşuşturan, alelacele bir yerlere yetişmeye çalışan hayata, ağır aksak bir ritim katmak, asileşmek pek hoşuna giderdi onun. Özellikle yağmur yağdığı zamanlarda... Tüm çocukluğunun yağmura doymayan bir adada geçmiş olmasıyla hiçbir alakası yoktu bu durumunun. Geçmişe özlem nadiren duyardı. Bugünüyle mutluydu. O sadece seviyordu işte. Yeryüzünden hıncını almaya çalışan kara kara bulutların su savaşına tanık olmak, intikamını izlemek hoşuna giderdi, normalden farklı bir zevk verirdi ona. Hele toprağın bulutlara tepkisini dinlemek huzur vermez de ne yapardı?
Kim oluyordu da insanoğlu kaçıyordu bu durumdan, iki tane bina dikince artık doğadan uzaklaşması, onu aşağı mı görmesi gerekiyordu? Utanmadan nasıl şemsiyesini sokuyordu ki bu duruma hem? Hiç kullanmamıştı hayatında o garip görünümlü renkli eşyayı.
Yağmur yağdığı zamanlarda tutamazdı kendini duvarların arasında o. Saatlerce yürür, iliklerine kadar ıslanır, tadını çıkarırdı bu inanılmaz doğa olayının. Sırılsıklam kıyafetler, uzun yürüyüşün verdiği ayaklarındaki sızı, suratında anlamsız bir gülümseme, içinde huzur, önünde hasta olma ihtimaliyle eve dönerdi genelde.
Bağışıklık sistemiyle grip arasındaki savaşı bu sefer grip kazanacağa benziyordu. Bu yürüyüş zevki de hiç yardım etmiyordu zaten. Dün yağmur altındaki uzun saatler bu sefer kendisine titreme nöbetleri, ateş, kızarmış bir burun ve hapşuruk krizleri olarak geri dönmeye hazırdı.
Bu durumda yapabilecek tek bir şey vardı:
5 gün eve kapanacaktı yine.
5 gün…
Evet, böyle garip bir kuralı vardı Doveman’ın. Hasta olma ihtimalinin ortaya çıktığı günden itibaren herkesin ama herkesin kendisini, virüsleriyle yalnız bırakmasını isterdi. Bu onların arasındaki bir meseleydi sonuçta. 5 gün boyunca kendini bilimum C vitamini, yiyecek ve film-kitap-dergi üçlüsüyle eve kapatır, dış dünyayla olan tek ilişkisini kapı zili olacak şekilde ayarlardı. Ona da cevap vermezdi zaten ama olsun böyle bir açıklık bırakmak her zaman iyiydi.
Onu az ya da çok tanıyan herkes bu kuraldan haberdardı zaten, rahatsız etmezlerdi onu. Yeni yeni tanımaya başlayanlar ise önce bu kuralı yadırgar, yanlışlıkla evine ziyarete gider, kapıdaki “ ne istiyorsun be adam/kadın?” , “daha kaç gün oldu tanışalı hem, bu ne cüret!” ifadeli burnu akan hasta bir adamla karşılaşır, ondan nefret eder, ancak arkadaşlıkta çaylaklıklarını kaybetmeye başladıkça bu “5 gün”, ilginç aksanlı bu adamın diğer sıra dışı alışkanlıkları arasında öylesine bir yer edinirdi.
Doktora gidilmiş, ilaçlar alınmış, tüm tanıdıklarına e-mail atılmış -ki bu mail sadece “Hastayım! 5 gün! Sevgiler. D.” den oluşmaktadır-, bu 5 gün içinde son ödeme tarihi gelecek olan tüm faturalar ödenmişti.Şimdi geriye yapılması gereken tek bir şey kalmıştı: Alışveriş.
Sonra savaş/tatil başlayabilirdi. 5 gün… Aralıksız… Yalnız…