<< November 2009 >>
Sun Mon Tue Wed Thu Fri Sat
01 02 03 04 05 06 07
08 09 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30


If you want to be updated on this weblog Enter your email here:



rss feed

Tuesday, November 17, 2009
Ve nihayetinde... Doveman, Ladies and Gentelmen

Kaçamak gibi aslında bu 5 gün bana. Bakmayın “hastayım, aman yarabbi, ölüyorum” demelerime. Kafamı her an dağıtmaya çalışmış o garip akışa alışmamak için bir kaçış bu. Bir nevi kısa nadas dönemim. Niye ihtiyacın var diye soracak olursanız bu 5 güne, buna verecek cevabım da “hastayım işte” den başka bir şey olamaz sanırım. Bulamam gerçekçi tek bir neden. Ama ihtiyacım var işte. Hani oturursunuz ya önü açık bir yerde bir gün, her an kırılmasından korktuğunuz bir bankın üzerinde,  yanınızda huzur… Dersiniz “şimdi tam 1 ayımız olsa senle şöyle, bomboş, hiçbir şey düşünmesek… Ya da sadece istediklerimizi düşünsek” Gece orada, o bankın üzerinde yıldızları izlerken uyuyup kalmak da isteyebilirsiniz tabi. Huzur terk eder sizi, siz de köpek sesleriyle başınız önünüzde geri dönersiniz evinize. Bu boşluğu istersiniz, çünkü sorumluluk duygusu ezer sizi. Altından kalkmak isteseniz kalkabilirsiniz aslında, ezilmezsiniz yüklerin altında. Ama kalkmak istemezsiniz, hepsinin birden üst üste gelmesine izin verip taşırsınız tüm yol boyunca onu orda. İşte o anlarda istersiniz böyle bir boşluğu… Yükleri sırtınızdan atmak yerine, sırtınızda taşımayı seçtiğiniz zamanlarda…

Evet, biliyorum. Elimde poşetler, kafamda kasket, üzerimde eşofmanlar ve kulağımda mp3 çalarımla uyumlu olmayan derinlikte şeyler bunlar; ama insanoğlu işte… Söyledikleriyle yaptıklarını, yaşadıklarıyla yazdıklarını, durumuyla düşüncelerini, hayalleriyle gerçekleri bir türlü oturtamıyor, örtüştüremiyor. Ya bir şeyleri taşırıyor geçmiş yaralarından, ya da eksik kalıyor, tamamlayamıyor boşluklarını, sırıtıyor öylece ruhunda yarım kalan her yer.

Şimdilik bana müsaade…

Gidip istemediğim şeyleri, istediğim şeyleri yapmamak uğruna yapmam gerekiyor…

Görüşürüz…

Umarım…

Posted at 08:12 am by doveman
Make a comment  

Tuesday, November 10, 2009
I know... but who else does?

Tüm gün yorulmuştu dışarıda. Kendine gelmek bilmeyen bir havayla, sürekli birbirine sataşan ağaçlar arasından geçip evi bulmak kolay olmamıştı. Gönderilmesi gereken mektuplar vardı. İki tanesini yollamış, gerisini sonraya bırakmıştı. Hepsi birden fazla gelebilirdi. Birinin zarfının ağzını bilerek açık bıraktı. İçindekilerin çıkıp gitmesini umuyordu. Yazdıklarının... Hepsinin. Zaten garip garip bakmıştı yemyeşil saçlı bir adam, posta kutusuna atarken mektuplarını. Gözlerini kaçırmaya çalışmıştı iri yarı adam, o tarafa her baktığında. Ama o anlamıştı işte. Onu izliyorudu zaten kaç gündür. Bazen bir ağacın arkasındaydı, bazen de dünden kalma bir gazete sayfasının. Ne istediğini bilmiyordu. Büyük ihtimalle de öğrenemeyecekti hiçbir zaman. İşin ilginç yanı şuydu ki huzur vermeye başlamıştı o adam. Ortadan kaybolduğunu düşündüğü anlarda onu arar olmuştu... Gözleri bu garip adamın yansımasıyla buluşana kadar rahat edemiyordu...Her kaybettiğini düşündüğü anda tekrardan ortaya çıkıp karşılıksız bir güven yaratmıştı bu adam, onun içinde.
Alışkanlıkları... Çok değişmişti bugünlerde. Normalin dışına çıkıp hiç tatmadığı yemekleri, hiç geçmediği yolları, hiç dinlemediği müzikleri dener olmuştu. Bir eksiklik vardı içinde. Yeni şeyler denemeye ihtiyacı vardı. Kendini bulmaya çalışıyordu; ama kaybettiğinden bile emin değildi.
Girdi evinden içeri. Bir fotoğraf vardı sadece... Yerde. Öylece. Tüm yaşamı oydu işte. Tüm umutları. Tüm hayalleri.Tüm gerçekliği.
Burayı "ev" yapan tek şey de bu fotoğraftı zaten.

Tek bir fotoğraf...

Posted at 09:41 am by doveman
Make a comment  

Saturday, November 07, 2009
in my ears...

"So go play with your piano
 Write a mediocre song...
 Out the shell of mediocrity
 And pretend there’s nothing wrong !!!

 I never thought you were a chicken shit ...
 I never thought of you at all !
 Until you asked me to be part of it
 Now you're showing me your wall ...   

 I wouldn't want you to want to be wanted by me ...
 I wouldn't want you to worry ...
 You'd be drowned within my sea !!!

 I only wanted to be wonderful ,and wonderful is true ...
 In truth I only really wanted to be wanted by you!!!"

Posted at 09:08 am by doveman
Make a comment  

Thursday, November 05, 2009
5 days in a row...Alone....

Yürümeyi çok severdi Charles Doveman. Her zaman olabildiğine koşuşturan, alelacele bir yerlere yetişmeye çalışan hayata, ağır aksak bir ritim katmak, asileşmek pek hoşuna giderdi onun. Özellikle yağmur yağdığı zamanlarda... Tüm çocukluğunun yağmura doymayan bir adada geçmiş olmasıyla hiçbir alakası yoktu bu durumunun. Geçmişe özlem nadiren duyardı. Bugünüyle mutluydu. O sadece seviyordu işte. Yeryüzünden hıncını almaya çalışan kara kara bulutların su savaşına tanık olmak, intikamını izlemek hoşuna giderdi, normalden farklı bir zevk verirdi ona. Hele toprağın bulutlara tepkisini dinlemek huzur vermez de ne yapardı?

Kim oluyordu da insanoğlu kaçıyordu bu durumdan, iki tane bina dikince artık doğadan uzaklaşması,  onu aşağı mı görmesi gerekiyordu? Utanmadan nasıl şemsiyesini sokuyordu ki bu duruma hem? Hiç kullanmamıştı hayatında o garip görünümlü renkli eşyayı.

Yağmur yağdığı zamanlarda tutamazdı kendini duvarların arasında o. Saatlerce yürür, iliklerine kadar ıslanır, tadını çıkarırdı bu inanılmaz doğa olayının. Sırılsıklam kıyafetler, uzun yürüyüşün verdiği ayaklarındaki sızı, suratında anlamsız bir gülümseme, içinde huzur, önünde hasta olma ihtimaliyle eve dönerdi genelde.

Bağışıklık sistemiyle grip arasındaki savaşı bu sefer grip kazanacağa benziyordu. Bu yürüyüş zevki de hiç yardım etmiyordu zaten. Dün yağmur altındaki uzun saatler bu sefer kendisine titreme nöbetleri, ateş, kızarmış bir burun ve hapşuruk krizleri olarak geri dönmeye hazırdı.

Bu durumda yapabilecek tek bir şey vardı:

5 gün eve kapanacaktı yine.

5 gün…

Evet, böyle garip bir kuralı vardı Doveman’ın. Hasta olma ihtimalinin ortaya çıktığı günden itibaren herkesin ama herkesin kendisini, virüsleriyle yalnız bırakmasını isterdi. Bu onların arasındaki bir meseleydi sonuçta. 5 gün boyunca kendini bilimum C vitamini, yiyecek ve film-kitap-dergi üçlüsüyle eve kapatır, dış dünyayla olan tek ilişkisini kapı zili olacak şekilde ayarlardı. Ona da cevap vermezdi zaten ama olsun böyle bir açıklık bırakmak her zaman iyiydi.

Onu az ya da çok tanıyan herkes bu kuraldan haberdardı zaten, rahatsız etmezlerdi onu. Yeni yeni tanımaya başlayanlar ise önce bu kuralı yadırgar, yanlışlıkla evine ziyarete gider, kapıdaki “ ne istiyorsun be adam/kadın?” , “daha kaç gün oldu tanışalı hem, bu ne cüret!” ifadeli burnu akan hasta bir adamla karşılaşır, ondan nefret eder, ancak arkadaşlıkta çaylaklıklarını kaybetmeye başladıkça bu “5 gün”, ilginç aksanlı bu adamın diğer sıra dışı alışkanlıkları arasında öylesine bir yer edinirdi.

Doktora gidilmiş, ilaçlar alınmış, tüm tanıdıklarına e-mail atılmış -ki bu mail sadece “Hastayım! 5 gün! Sevgiler. D.” den oluşmaktadır-, bu 5 gün içinde son ödeme tarihi gelecek olan tüm faturalar ödenmişti.  Şimdi geriye yapılması gereken tek bir şey kalmıştı: Alışveriş.

Sonra savaş/tatil başlayabilirdi. 5 gün… Aralıksız… Yalnız…

Posted at 08:03 am by doveman
Make a comment